Zerrin Kurtoğlu: Hukuk mücadelemiz hukuksuzlukla mücadeleye dönüştü

İZMİR – 2017 yılında Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile ihraç edilen Barış Akademisyenleri üniversitelerine dönmeye hazırlanıyor. Görevinden ihraç edilen akademisyenlerden Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu da 6 yıl sonra mahkeme kararı ile görevine iade edildi. Ege Üniversitesi, Felsefe Bölümü öğretim üyesi iken ihraç edilen Prof. Dr. Zerrin Kurtoğlu ile mahkemenin iade kararını ve bu süreçte yaşadıklarını konuştuk.

Türkiye’de üniversitelerin cumhuriyet tarihi boyunca özerk kurumlar olmadığını ifade eden Kurtoğlu, “Üniversiteler hiç bugünkü kadar siyasal iktidarın güdümünde olmamıştı. Mevcut durumda, Türkiye’de üniversiteler tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor; o kadar ki akademik özgürlüğün kurumsal koşulu olan özerklik ve dolayısıyla akademik özgürlük, akademik toplumun ekseriyeti için artık bir talep olmaktan bile çıkmış durumda” dedi.

‘BİZİ NEFES ALAMAZ HALE GETİRMEK İSTEDİLER’

2017 yılında Kanun Hükmünde Kararname ile barış imzacısı olduğunuz için görevinizden ihraç edildiniz ve üniversitenizden kovuldunuz. Hatta sadece üniversiteden değil neredeyse bütün kamusal hayattan dışlandınız. Şimdi ise evinize dönme yolu açıldı. Neler söylemek istersiniz?

Öğrenciliğimle birlikte 35 yıldır, yani ömrümün yarısından fazlasında içinde yer aldığım, öğrendiğim, öğrettiğim, emek verdiğim üniversiteden haksız ve hukuksuz bir biçimde ihraç edilmek, bende bir yersiz-yurtsuzluk duygusu oluşturmadı desem yalan olur… Elbette aslolan kamusal hayattan dışlanmamızdı. Böylece bizi nefes alamaz, hareket edemez hale getirmek ve en iyi ihtimalle evlerimize hapsetmek istediler. OHAL koşullarında gece yarısı KHK’leriyle, ifade özgürlüğü ve masumiyet karinesi ihlal edilerek kamudan ihraç edilmenin, yalnızca kamu görevinden ihraç olmak anlamına gelmediğini biliyorduk. Ama ön göremediğimiz şeyler de vardı. Hızla, kamu görevinden ihraç edilmenin yan anlamlarıyla tanıştık. Müstemleke-müsvedde aydınlar, vatan hainleri olarak damgalandığımız kriminal bir süreç başladı. Karalama ve tehditlerle birlikte iktidar aygıtı tarafından suçlulaştırılmamızın sadece genel olarak toplum üzerinde değil daha yakın ilişki gruplarımız yani çoğu meslektaşımız hatta kimi arkadaşlarımız üzerinde bile ne kadar etkili olduğunu gördük maalesef.

Ama hemen gururla söylemeliyim ki öğrencilerimiz en başından itibaren bizleri hiç yalnız bırakmadılar; bizi, bildirimizin amacını, barış talebinin önemini en iyi onlar kavradı. Ne yazık ki okuduklarını doğru anlama ve muhakeme yetenekleri yüzünden onlara da pek çok bedel ödetildi. Hepsine bu vesileyle şükranlarımı sunuyorum.

Zerrin Kurtoğlu

‘TİHV EN ZOR ZAMANIMIZDA ELİMİZDEN TUTTU’

Tüm KHK’liler gibi sizler de siyasal iktidar tarafından ‘sivil ölüme’ mahkûm edildiniz. Sizce iktidarın bunu yaparken anlayışı ve motivasyonu neydi? Bu süreçte her şeye rağmen direnme gücünüzü neye borçlusunuz?

Sivil ölümden kasıtları ağaç kabuğu yemekten hainler mezarlığına gömülmeye kadar giden bir dizi işkencede acılar ve pişmanlıklar içinde yok olup gitmemizdi. Amaç bir yandan barış akademisyenlerini her bakımdan ve her şekilde yalnızlaştırarak sivil ölüme mahkûm etmek; bir yandan da içinde meslektaşlarımız, öğrencilerimiz, arkadaşlarımız ve aile fertlerimizin de yer aldığı toplumu sindirmekti elbette. Ama biz Barış Akademisyenleri hakkında tahmin edemedikleri şuydu: Biz, maddi-manevi bütün kayıplarımıza rağmen mağdur olmayı asla kabul etmedik; barış talebimizden vazgeçmedik, hak özneleri, yurttaşlar olarak dayanışma içinde, hak, hakikat ve elbette hayat mücadelesine devam ettik, ediyoruz. Aslında tam da bu noktada bizimle dayanışarak bizi güçlendiren avukatlarımıza ve STK’lara teşekkürlerimi de ifade etmek istiyorum.

Barış Bildirisi’ne imza vererek içine girdiğimiz zorlu sürecin en başından itibaren bizi hiç yalnız bırakmayan, davalarımızı gönüllü olarak üstlenen, bizim için süreci kolaylaştıran, her bakımdan kendimizi güçlü hissettiren sevgili avukatlarımız, hukukun siyaseten araçsallaştırıldığı ve tesadüfen uygulandığı mahkemelerde, ısrarla hukuku savundular; göz göze gelmemek için bilgisayarlarında oyun oynayan, savunmayı dinlemeye tenezzül etmeyen hakim ve savcılara, olağanüstü hukuk dersleri verdiler… Her birinden çok şey öğrendim; hepsine ayrı ayrı ayrı şükranlarımı sunuyorum. Onların hepimizi özenle kucaklayan bu güçlü dayanışması olmasaydı adliye koridorları şimdi olduğundan daha da karanlık olurdu.

Daha asistanken üye olduğum Eğitim-Sen, üniversitede öğretim üyesiyken olduğu gibi ihraç edilmemden sonra da hep yanımdaydı. Biz muhreç akademisyenlere kapılarını açtı; sözümüzü birlikte kamusallaştırdık, birlikte düşündük, birlikte eyledik… Sağlık Emekçileri Sendikası (SES) hep yanı başımızdaydı; sözümüzü birlikte seslendirdik, birlikte yürüdük. Yine, üyesi olmakla onur duyduğum İnsan Hakları Derneği, hak mücadelemizde gözümüzü ne yana çevirsek, orada, bizimleydi.

İhraç edilmeden önce aynı toplumsal duyarlılığa sahip akademisyenler olarak hep birlikte kurduğumuz İzmir Dayanışma Akademisi, sözümüzü toplumsallaştırmanın yolunu açtı. Birlikte konferanslar, dersler, seminerler yaptık, birbirimize yaslandık. Kuruluşundan beri içinde yer aldığım Halkların Köprüsü Derneği, kamusal dostluğu ilke edinmiş bir dernek olarak biz muhreçleri öyle dostça, öyle kocaman kucakladı ki birlikte ağladık, birlikte güldük, birlikte öfkelendik.

Sivil ölümle imtihan edilen biz barış akademisyenlerinin yaşayabileceğimiz zorlukları, uğrayacağımız hak ihlallerini bizden önce gören Türkiye İnsan Hakları Vakfı, zamanın rasyonel bölümlemesini yitirmiş biz bir grup muhreç, ihracımızdan aylar sonra bir arada durabilmek için çare ararken, en zor zamanımızda elimizden tutup, bizi kendi bünyesine kattı. TİHV Akademi olarak kamusal varlık kazandık; birlikte araştırdık, birlikte düşündük, birlikte öğrendik; yazdık, konuştuk, ürettik. Disiplinler arası araştırmaların bereketiyle taçlandık. Hasıl-ı kelam hak mücadelemizi hem teorik hem de pratik olarak TİHV’in bünyesinde sürdürmek, benim ihraç geçmişimin en onarıcı, en bereketli, en verimli deneyimi oldu.

Teşekküre başlamışken aileme, dostlarıma, yoldaşlarıma, destekleri ve dayanışmaları için şükranlarımı buradan da ifade etmek istiyorum. Onlar benim kirpiğim yere düşmesin diye olağanüstü bir gayret ve özen gösterdiler. Hepsine müteşekkirim. Saydığım sayamadığım herkese, bütün STK’lara teşekkürün ötesinde her şeye rağmen gülümsememi, direnme gücümü borçluyum.

‘TÜRKİYE’DE ÜNİVERSİTELER TARİHİNİN EN KARANLIK DÖNEMİNİ YAŞIYOR’

Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye’de üniversite özerkliği hiç olmadı ve belki de akademisyenler ilk defa bu kadar bütünlüklü bir karşı duruş sergiledi. Bu geri dönüşlerle birlikte sizce akademi kendini yeniden kurmak için ciddi bir çaba içine girebilir mi?

Artık deneyimle de biliyoruz ki iktidarın gölgesi hakikatin üstüne düştüğünde hakikat görünmez olur. Akademisyenler ise kendi araştırma alanlarındaki hakikatin peşindedirler. Siyaset, gelenek, hukuk, ekonomi gibi iknaya ya da kolektif kabule dayalı kanıların egemen olduğu alanların olgusal hakikatleri de akademisyenlerin araştırma konusudur. Buradan bakınca üniversitelerin neyden ve neden özerk olması gerektiği ve akademik özgürlüğün önemi açıkça görülür.

Bu geri dönüşlerle akademi kendini yeniden kurmak için ciddi bir çaba içine bizlerle ya da bizsiz girmek zorunda. Barış akademisyenlerinin birer ikişer dönüşü elbette bir fark yaratacaktır. Ama yalnızca barış akademisyenlerinin geri dönüşü ile ya da sadece onların mücadelesi ile olacak bir şey değil bu… Bir kere akademik toplumun, akademik sıfatının gerektirdiği şekilde, içinde sıkışıp kaldıkları tehditkar/tekinsiz ortamın yarattığı korkulardan ve toplumsal hassasiyetlerin kışkırtmalarından bağımsız, eleştirel bir tutuma ne kadar çok ihtiyaçları olduğunu fark etmeleri ve bu katatoniden çıkmayı istemeleri gerek. Korku elbette insani bir duygudur. Ama aklınızın davet ettiği sükûnet ile değil duygularınızın kışkırttığı korku ve endişe ile davrandığınızda, aslında en çok korkulan şey gerçekleşir. Rahatın özgürlüğe tercih edildiği bir akademi, akademi olmaktan çıkar. Kaybedilenin ne olduğunu görmek çok önemli. Ne yazık ki akademik ortamın tahrip olması karşısındaki sessizliğin bedeli, akademik özgürlüklerin büsbütün yok olmasıdır ve akademik toplum için bu ağır bir bedel. Bir reçetem yok elbet ama deneyimlerimden hareketle diyebilirim ki ilk önce yapılması gereken şey, korkulana karşı örgütlenmektir. Çünkü aslolan bedel ödemek değil bedel ödemeye itiraz etmektir. Ve örgütlü bir kötülükle başka türlü mücadele edemezsiniz.

Öte yandan üniversitelerin içinde bulunduğu durum Türkiye’nin içinde bulunduğu durumdan bağımsız değil. Türkiye’de devlet, son yirmi yılın iktidar aygıtının tasarruf ve icraatlarıyla, kendi tanımının dışına taşmış, kamusal alanı dolayısıyla siyaseti önce işgal sonra da ilhak etmiş; piyasalaşmış, otoriterleşmiş; şahıslaşmış; bütün yurttaşları kendi organları sayan, bütün hakları kendisine isteyen adeta “canlı” bir varlığa dönüştürülmüş durumda… Devlet, kendi yönetim aygıtları vasıtasıyla (ki üniversiteler de onun aygıtlardan birisidir artık) A’sından Z’sine akademik, toplumsal, siyasal, hukuksal, ekonomik, tıbbi, sanatsal, dinsel, ahlaki vb. aklımıza gelebilecek her konuyu, her alanı “devletin bekası” cenderesine sokarak güvenlikleştirdi, bunu yaparken de insan haklarını ihlal etmekte bir beis görmedi… Nitekim devletin güvenlikleştirdiği konuları, kamusal bir tartışmanın konusu yapmak, sadece akademik toplum için değil bütün yurttaşlar için emniyet güçlerine davetiye çıkartmakla eş anlamlı oldu. Sadece ne dense değil neredeyse ne denmese de suç sayılacak bir distopyada yaşıyor gibiyiz sanki. Yani demem o ki üniversitelerin özgürleşmesini toplumunkinden, toplumun özgürleşmesini de üniversitelerinkinden ayrı düşünmüyorum.

Ben ve diğer barış akademisyenleri devletin kendi yurttaşlarına karşı işlediği suça ortak olmayacağımızı beyan ederken, elbette kendi akademik alanlarımızdan bakıldığında devletin yaptığının suç olduğunu açıkça görüyorduk. Devlet yurttaşlarının haklarını korumakla yükümlüdür; ama Barış Bildirisi’ne konu olan (ölümler, yaralanmalar, kitlesel göçler gibi) sarsıcı olaylar süresince yaşam hakkı başta olmak üzere insan hakları ihlal edilmişti. Devlet şahıs değil kurumdur; ama her türlü hak talebi ve eleştiri, devletin bekasına (yani yaşam hakkına!) yönelik tehdit ya da saldırı olarak algılanıyordu. Örnekleri çoğaltabiliriz ama asıl vurgulamak istediğim her birimiz modern demokratik hukuk devletinin böyle bir tanımı, varlığı, yurttaşlarla böyle bir ilişkisi olamayacağını bilen akademisyenlerdik. Aramızda sadece sosyal bilimciler yok biliyorsunuz; sağlık bilimleri, fen bilimleri, eğitim bilimleri, güzel sanatlar, yani her bilim alanından, her disiplinden akademisyenler sadece kendi araştırma alanlarından devlete baktıklarında bile aynı şeyi gördüler muhtemelen…

Dolayısıyla devletin elinin uzanmadığı hiçbir alan olmadığından, bizim bildirimiz de devletin bekasına saldırı olarak damgalandı Cumhurbaşkanı tarafından… Ama şunu da söylemem gerek: Bizimki aslında hak temelli bir yurttaş refleksiydi. Cumhurbaşkanının müstemleke ve müsvedde aydınlar olarak damgaladığı biz imzacılar evet akademisyendik, ama aynı zamanda yurttaştık… Devletin hamimiz, vasimiz, muhasibimiz olmadığını; onun yurttaşlarının barış içinde yaşaması için gereken toplumsal-ekonomik- siyasal normları hukuksal olarak garanti altına alması gereken bir kurum olduğunu bilmek, evrenselliği ilke edinmiş akademik bilincimizle olduğu kadar insan haklarını özümsemiş yurttaşlık bilincimizle de ilgiliydi. Yani demem o ki hem akademik toplumun hem de yurttaşlar toplumunun hak temelli örgütlü mücadelesi olmaksızın, ne üniversitenin özerkliği ve akademik özgürlük ne de özgür ve demokratik bir cumhuriyet inşa edilebilir.

Sorunuza dönecek olursak, Türkiye’de üniversiteler Cumhuriyet tarihi boyunca özerk kurumlar olmadı, akademik özgürlükler açısından da hep kırılgandı. Ama üniversiteler hiç bugünkü kadar da siyasal iktidarın güdümünde olmamıştı. Mevcut durumda, Türkiye’de üniversiteler tarihinin en karanlık dönemini yaşıyor; o kadar ki akademik özgürlüğün kurumsal koşulu olan özerklik ve dolayısıyla akademik özgürlük, akademik toplumun ekseriyeti için artık bir talep olmaktan bile çıkmış durumda. Boğaziçi Üniversitesi’nin akademik toplumu müstesna. Onlar kendi özerklik geleneklerine sahip çıkarak, OHAL KHK’leriyle rektör atamalarında akademisyenlerinin seçimini ilga eden ve Cumhurbaşkanı’nı, üstelik de sınırsız bir yetkiyle atamaların yegâne karar mercii kılan düzenlemeyle atanan rektör(ler)e karşı, kendi seçtikleri rektörün atanması için direniyorlar. Bütün engellemelere, kovuşturmalara, üniversiteden atılmalara, yaptırımlara, baskılara rağmen, bu görüşmeyi yaptığımız gün itibariyle 802 gündür direniş eylemlerini sürdürüyorlar… Doğrusu bu ya, akademisyenleriyle, öğrencileriyle, mezunlarıyla gıpta edilecek bir duruş sergiliyorlar…

Rektör atamalarına ilişkin bu düzenlemenin açıkça gösterdiği gibi, iki yıl boyunca süren OHAL döneminde, Türkiye’nin üniversiteleri hem özerklik hem de akademik özgürlükler açısından ağır darbeler aldı. Bu dönemde üniversitelerle ilgili olarak yapılan yasal düzenlemeler hem akademik ortamda ve hem de üniversitenin kurumsal bünyesinde ağır bir tahribat yarattı. TİHV Akademi’nin araştırma konularından bir de buydu. TİHV Akademi’den sevgili Serdar Tekin’in kaleme aldığı “Üniversitenin Olağanüstü Hâli: Akademik Ortamın Tahribatı Üzerine Bir İnceleme” konulu rapor durumun vahametini gözler önüne seriyor. Yine Ankara Üniversitesi’nden ihraç edilen bir grup akademisyenin oluşturduğu İnsan Hakları Okulu’nun “OHAL Döneminde Türkiye’de Akademik Özgürlükler Araştırması” raporu da OHAL dönemindeki yasal düzenlemelerin ve uygulamaların, akademik özgürlükler açısından nasıl tehditkâr bir ortam yarattığını kuşkuya yer bırakmayacak açıklıkta görmemizi sağlıyor.

‘ÜNİVERSİTELER HİÇ BU KADAR ANTİ-ENTELEKTÜALİST OLMAMIŞTI’

Peki, OHAL dönemindeki düzenleme ve uygulamalar, üniversitelerde ve akademik ortamda nasıl bir tahribat yarattı?

Bu konuyla ilgili düşüncelerimi bu iki raporun kavramlarına başvurarak ifade edeyim. Akademik toplumun ekseriyeti, hukuksal ve ekonomik güvencesizlik, araştırma ve öğretim etkinliklerine millilik-yerlilik toplumun hassasiyetleri gibi, akademik araştırmalar açısından bir araştırma konusu olabilmelerinin ötesinde bir değer taşımayan güvenlikleştirici sınırlar konulması nedeniyle baskıya boyun eğmiş/ehlileştirilmiş durumda. Akademik toplumun çoğunluğu, bırakın büyük ve sarsıcı bir toplumsal olay hakkında kamuyla konuşmayı, kamu güçlerini eleştirmeyi, kendi akademik ortamları için hayati öneme sahip akademik özgürlüğü savunmaktan bile, tekinsiz bir denetim ortamının yarattığı cezalandırılma, tasfiye edilme, terörle mücadele yasasının mağduru oluverme gibi korku ve endişelerle vazgeçmiş durumda. Üniversitelerdeki akademisyenlerin en yaygın olarak uyguladıkları pratik, bu yüzden, kendi kabuğuna çekilme ve oto-sansür oldu ne yazık ki… Bir de bütün hukuksuz pratiklere iştirak ederek, akademik ortamın tahribatına bizzat katılan, bundan çıkar sağlayan, “koruculaşan/koruculaştırılan” öğretim üyeleri var ki onların açıkça suç ortağı olduğunu söylemem gerek.

Yine liyakati ideolojik sadakate binaen yapılan korkunç bir kadrolaşma var üniversitelerde… Adrese teslim kadro ilanları, aile çiftliğine dönmüş fakülteler, üniversiteler, enstitüler, yüksekokullar… Hak edişe göre değil, işini “yukarıdan” halledişe göre dağıtılan kadrolar… İtiraz edenlere gözdağı vermeyi marifet sayan gayretkeş partizan rektörler… Hakkını arayanların çeşitli mobbing yöntemleriyle ötekileştirilmesi… Bunlar ne yazık ki artık üniversitelerin rutini olmuş durumda… Üniversiteler Türkiye’de hiç bu kadar anti-entelektüalist, hiç bu kadar akıl ve bilim karşıtı olmamıştı… Akademik ortam öyle büyük bir tahribata uğramış durumda ki yasal değişikliklerle ve etkili pratiklerle bile, her şeyi yerli yerine oturtmak için çok uzun bir zaman, akademik özgürlükler ve özerklik için mücadele edecek etkili bir akademik toplum gerekiyor.

‘ATTIĞIM İMZA NEDENİYLE ASLA PİŞMAN OLMADIM’

Yaşadığımız bu süreçte duygularınızı nasıl tasvir edersiniz? Yarına dair umudunuz var mı?

Bu iade kararından beri de karışık duygular içindeyim; içimde giderek büyüyen bir burukluk var. Çünkü iade kararları, ihraç edilen bütün arkadaşlarımız için verilmeliydi. Aynı suçla suçlandık; ayrı mahkemelerde hepimiz beraat ettik. Anayasa Mahkemesi ifade özgürlüğü hakkımızı kullandığımıza ve bu nedenle uygulanacak yaptırımların bu hakkın ihlali olduğuna hükmetti. OHAL Komisyonu neredeyse hepimize ret verdi. Bizi yine mahkemelere böldüler ve ben 21. Mahkeme’ye düştüm. Bu mahkeme hukuka uygun bir şekilde, iade kararı verdi. Ama pek çok arkadaşımıza ret kararı verildi başka mahkemeler tarafından. Annemin kullandığı “tarla kesen yağmuru” diye bir tabir var. Sınır komşusu iki tarladan, bıçakla kesilmiş gibi yalnızca birine yağan yağmura denirmiş. Bizim durumumuz da buna benziyor. Birebir aynı idari konuyla ilgili olarak bir mahkeme adil ve hukuka uygun bir karar veriyor. Diğer mahkemeler AYM kararını da hukuku da alaşağı ederek siyaseten karar veriyor. Hukuk, adalet tesadüfen ortaya çıkan, bir görünüp bir kaybolan bir seraba dönüşmüş durumda. Elbette ret kararı verilen arkadaşlarımızın da döneceğinden eminim. Ama şu sözünü ettiğim durum bile, haksızlık yapmanın, anayasayı hiçe saymanın, yani suç işlemenin hukukun kendisi haline dönüşmüş olması bile, aslında haksızlığın giderilmediğini göstermiyor mu? Üstelik yeni öğrendim ki istinafa giden bir iade kararı hakkında yürütmeyi durdurma kararı verilmiş. Mahkemeler, hukuku kendi aralarında adeta top gibi sektiriyorlar… Hukuk mücadelemiz hukuksuzlukla mücadeleye dönüştü.

Öte yandan, iade kararı buruk da olsa bir sevinç yarattı elbette. Çünkü davaları bireysel olarak açtık ama bu davaların her biri aslında bir kamu davasıydı. Kamudan ihraçlarla ilgili davalarda her iade kararı kamu yararınadır. Her ret kararı da hem Anayasa mahkemesinin kararını siyaseten çiğnemek hem de kamuya zarar vermeye devam etmektir. Biliyoruz ki bizim davalarımız da başka pek çok dava gibi, hukukun değil güvenlikleştirilmiş siyasetin konusu… Bu yüzden rehavete kapılmıyoruz…

Kederliyim. Çünkü barış akademisyeni sevgili Mehmet Fatih Traş’ın ölümüne neden olan haksızlık asla telafi edilemez. Kaygılıyım. Çünkü hukuku bile esir alan bu belirsizlik rejiminde yarın nasıl bir güne uyanacağımızı bilmiyorum. Öfkeliyim. Çünkü geri döndürülemez, iade edilemez kayıplarımız var.

Huzursuzum. Çünkü bize yapılan haksızlığa iştirak eden bir akademik ortama dönmek, içimi acıtıyor. Bu yüzden hafızam bu ara hızla geri sarıyor.

Kendimden memnunum. Çünkü attığım imza nedeniyle asla pişman olmadım; barış talebimden asla vazgeçmedim. Daha önce olduğu gibi son altı yılımı da hak mücadeleleriyle, sözüm ve eylemlerimle kendimi gerçekleştirmeye devam ederek, öğrenerek, hayatın içinde demlenerek geçirdim. Onurumla geri döneceğim ve hakikat ve insan hakları ile irtibatlı ve iltisaklı olmaya devam edeceğim. Çünkü bir akademisyen ve bir yurttaş olarak başka türlü davranmayı hazmedemem.

Ve evet umutluyum. Çünkü umut en karanlık zamanların çocuğudur. Bence bu karanlık zamanlarda umudun yegâne adresi ise tek iktidarımız olan dayanışmadır.

Üniversiteye işte bütün bu duygu durumları, daha önce andığım dayanışma ağları, ihraç sürecinde kazandığım deneyimler ve güçlü bir hafızayla geri döneceğim. Tanıl Bora, Ege Felsefe bölümünden üç kişi birden ihraç edildiğimizde, bizleri akademik olarak da iyi tanıyan biri olarak felsefe bölümüne beton döktüler demişti. Aslında süreç içinde gördük ki beton, akademik ortamı ehlîleştirmek amacıyla bütün üniversitelere dökülüyordu. Şansım şu ki hali hazırda bölümde çalışmaya devam eden birkaç meslektaşım (ne üzücü ki hepsi değil) da bizi yalnız bırakmayanlar arasındaydı. Sadece bu da değil, üniversite özerkliğinden ve akademik özgürlükten yana duruşlarıyla sadece felsefe bölümüne değil, bütün üniversiteye hoyratça dökülen betonları çatlatıp, çatlaklara bereketli topraklar serpmek için ellerinden geleni yaptılar. Artık birlikte diğer arkadaşlarımız geri döndüklerinde yeniden yeşerteceğimiz çiçekler için hakikat bahçeleri inşa etme zamanı. Çünkü sevgili Eylem Şen’in, barış akademisyenleri için çektiği belgeselin adı gibi, buluştuğumuz yer yine hakikat bahçeleri olacak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir